MİT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MİT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Bu Sonbaharda Karayılan ve Kandil Ekibi Yakalanacak



Bu Sonbaharda Karayılan ve Kandil Ekibi Yakalanacak


Evet, Ramazan bayramından sonra, en geç 3 ay içinde, terör örgütü PKK'nın Irak'taki meşhur Kandil ekibi (belki Erbil ve Dohuk'taki kişilerden de bazıları) yakalanmış ve Türkiye'ye getirilmiş olacak.

ABD, bir an önce Türkiye ile birlikte Suriye'ye girmek istiyor. Müslüman Suriye halkına, zalim Amerikalı Coni ile birlikte Mehmetçiğin de kurşun sıkmasını istiyor. Suriye'ye karşı İncirlik ve Urla askeri üslerini kullanmak istiyor, Türk askeri ve onun kanını kullanmak istiyor.

Hükümet ise bu konuda, Türk kamuoyuna bu olası durumu izah edemeyeceği için, kamuoyu nezdinde değer kaybedeceği için, Müslüman bir ülkeye Türkiye'nin saldırmasının kabul edilemez bir durum olmasından ötürü, ABD'ye ayak direr gibi görünüyor. ABD'nin planı ise şöyle.

Bundan 5 ay önce Mart.2011'de, ABD'nin marka istihbarat birimi CIA'nın Başkanı musevi asıllı Leon Panetta tam 5 gün boyunca Ankara'daydı. Bunun nedeni Türk basını tarafından, “Arap Baharı gelişmelerini ve süreci değerlendirmek üzere (daha doğru terimlerle ifade edersek Kuzey Afrika'da gerçekleşen genişletilmiş BOP operasyonlarıyla ilgili görüşmelerde bulunmak üzere) Türkiye'de” biçiminde lanse edildi. Bu koca bir yalandı!

Eğer sözde Kuzey Afrika'daki Arap Baharı devrimlerini görüşmek üzere bir ABD'li yetkili ve onun heyeti gelecekse bu, askeri üst düzey bir yetkili ve ekibi olurdu. Pentagon üst düzey yetkilileri gelirdi. Konu savaş ise bunu görüşecek askerlerdir.

Ancak gelen kişi istihbarat başkanıdır. Mart.2011'de Ankara ile CIA Başkanı ve heyeti arasında görüşülen çok gizli gündem, istihbaratın konusu ve görev alanı içinde olan “terör meselesidir, PKK'dır”.

ABD, Türkiye'ye bir teklif sunmuştur. Bu; ABD'nin istediği ölçülerde yada buna yakın bir biçimde Türkiye'nin, ABD ile birlikte “insanlık ve demokrasi için(!)” Suriye'ye aktif müdahalede bulunmasıdır.

CIA Başkanı Leon Panetta'nın bunun karşılığında Türkiye'ye ilettiği teklif ise şudur: Bu sonbaharda Murat Karayılan başta olmak üzere PKK'nın Kandil ekibinin tasfiye ve Türkiye'ye teslim edilmesi.

Bununla aynı anlarda Türkiye'de KCK'ya karşı ve özerklik ilanında bulunan isimlere karşı toplu bir yakalama-tutuklama operasyonunun düzenlenmesi, yemin edip TBMM'ye girmezler ise bazı BDP'li vekillerin de, tıpkı Balbay ve Haberal gibi tutuklanıp cezaevine konması olasılığı da masadadır. Bu süreç birlikte işletilecektir.

Yani Irak'ta ve Türkiye'de, PKK'nın üstüne kartal gibi çökme ile, Türkiye'deki ayrılıkçı Kürtçü unsurları sindirme, bastırma operasyonu yapılacaktır. ABD, Irak'ta ve Türkiye içinde koruduğu PKK'ya bu süreçte desteğini kesecektir.

Türkiye de bunun karşılığında Suriye'ye ABD'nin istediği unsurlarıyla bir “güç” olarak girecektir (Ayrıca, PKK'dan görece temizlenmiş, örgütün etkinliği düşürülmüş bir Türkiye'de, Türklük ifadesinin silinip görece Kürtlere özerk hak veren yada bunun önünü açacak geniş ifadelerin yer alacağı bir sivil anayasanın da, önü açılmış olacaktır).

İran için, Suriye'nin varlığı, Şii yönetiminde bir Suriye'nin varlığı, ABD'siz bir Suriye'nin varlığı, bir beka meselesidir.

Çünkü İran çok iyi bilmektedir ki, Suriye giderse sıra İran'a gelecektir. İran, bölgedeki tek ve en güçlü destekçisi Suriye'yi kaybetmek istememektedir.

İşte İran bunu görmüştür, ABD'nin taktiğini görmüş, buna karşı manevra yapmıştır. PKK'nın Kandil'deki yapısının Türkiye'ye teslim edilmesi karşılığında, Türkiye'nin Suriye'ye karşı ABD ile birlikte savaşa gireceğini yada daha yumuşak ifadeyle girebilme olasılığını görmüştür.

İran, ABD'nin bu kozunu, bu Kandil paketini elinden almak için de, Türkiye'de bugün kimselerin anlam veremediği biçimde, aniden PJAK ve PKK'ya karşı müthiş bir operasyon başlatmış, ABD'ye rağmen Irak'a girerek Kandil'e doğru ilerlemiştir.

İran, Kandil'i PKK'dan temizlemek, Murat Karayılan ve isimleri listelenmiş üst düzey PKK'lıları yakalamak, sonra da Türkiye ile yürüteceği görüşmeler sonucunda bunları İran'da idam etmek yada Türkiye'ye teslim etmek düşüncesindedir.

Hatta Murat Karayılan'ı yakalamak üzere hedefe kilitlenmiş bir İran, aynı kod adı taşıyan Murat ismindeki başka bir teröristi yakalayınca (bunun %100 doğru olduğunu da bilemiyoruz, basından o kişinin Murat Karayılan olmadığını öğrendik, belki gerçekten de Karayılan İran'ın elinde olabilir) aşırı heyecanla Murat Karayılan'ı yakaladığını sanmış ve bunu açıklamıştır.

İlk çıkan “Karayılan yakalandı” haberleri bile, Türkiye'de toplum arasında şenlik havası yaratmıştır. İşte, Kandil ekibinin yakalanması moral açısından da çok önemlidir.

İran, Karayılan'ı ve Kandil ekibini kendisi yakalarsa; Türkiye, Kandil PKK'sından kurtulmak için ABD ile Suriye'ye girmek zorunda kalmayacaktır! Suriye ne kadar daha dayanırsa, İran'ın eli o kadar daha güçlenmekte, savaştan o kadar daha uzak kalmaktadır, olası ABD-İran savaşını ötelemektedir.

16.Ağustos.2011 salı günü (bu yazının yazıldığı günden 1 gün önce) İran Büyükelçisi bununla ilgili görüşmelerde bulunmak için Başbakanlık'a sürpriz biçimde gitmiştir. Bakın İran'ın Ankara Büyükelçisi, Türk Dışişleri Bakanlığı'mıza değil direkt Başbakanlığa gelmekte, başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ ile görüşmektedir. Bunun hemen ardından ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone de Başbakanlığa gelerek Bekir Bozdağ ile görüşmüştür. Bilgi almak ve İran'ın bu manevrasına kontra atak yapmak için!

Aynı günün akşamında (ABD'de ise öğle saatine denk geliyor) ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton (yada işgallerden sorumlu Selanik Yahudisi asıllı ABD'li bakan da diyebiliriz), “ABD'nin, Esad'ın gitmesi gerektiğini söylemesi halinde, bunun tek başına çok etkili olmayacağını” dile getirmiş, “Eğer bunu Türkiye söylerse, Kral Abdullah söylerse, diğer insanlar söylerse, Esad rejimi bunu görmezden gelemez” demiştir.

Eğer İran, ABD'den ve Türkiye'den önce Kandil ekibini yakalayamaz ve Kandil'i yerle bir edemezse, Türkiye ile ABD anlattığım biçimde anlaşırsa (ki ABD'nin çok büyük baskısı var, şu an ortam anlaşmaya daha yakın görünüyor), bu sonbaharda Murat Karayılan ve Kandil ekibi Türkiye'de tutuklu olacaklar.

Başbakan Erdoğan'ın 14.Ağustos.2011 pazar günü, “Bıçak kemiğe dayanmıştır. Ne söylerlerse söylesinler, bunun faturası ağır olacaktır. Bu kadar açık konuşuyorum... Bizler şu anda mübarek ay vesilesiyle sabırla devam ediyoruz (bekliyoruz manasında)” demiştir.

16.Ağustos.2011 salı günü ise, “Yeni bir dönem başlıyor. Milletimiz, vatandaşımız hiçbir kutsalı olmayan bu cinayet şebekesinin bertaraf edildiğini görecektir. Meşruiyet çizgisine gelmek isteyenler, meşruiyet çizgisinde kalmak isteyenler, şimdiden pozisyonlarını almalıdırlar.”

Başbakan Erdoğan'ın PKK'ya karşı, yüksek perdeden kalın tonla açıklama yapmasına pek alışık değiliz, bu pek olağan değil. Bunun zamanlaması ve satır arasında kullanılan sözcükler dikkat çekicidir.

Demek ki hükümet yani Türkiye ile ABD anlaşmaya yakındır. Bahsettiğim Kandil operasyonu sonbaharda, belki de hemen bayram sonrasında Eylül ayında olabilir.

Not: Bir sonraki yazımda Suriye'den ve artık açık açık geldiği görülen savaştan bahsedeceğim. Bundan 6 yıl önce, 2005 yılında pek çok kişi tarafından “olmaz öyle şey” denilerek yanlış/saçma olarak addedilen “İran'dan önce Suriye vurulacaktır” savını öne sürdüğüm “Görünürdeki Savaş: İlk Hedef Suriye” adlı makalemden bahsedecek, güncel gerçeklerle de savaşa karşı Türk Milletini ve Türk Devletini belki de son defa uyarmaya çalışacağım..!

TEVFiK BiR / 17.Ağustos.2011


31 Mayıs 2010 Pazartesi

Türkiye Üzerine Oyunlar


Türkiye Üzerine Oyunlar


Türkiye, yaklaşık 6 saat arayla Küresel Sistem'in 2 operasyonuna maruz kaldı. Bir proje kapsamında yürütülen bu operasyonların öncesinin çok iyi planlandığını, temelinin oluşturulduğunu ve Türk Dışişleri Bakanlığı'nın bu oyunu göremediğini anlıyoruz. Bugünü anlamak için, geleceği öngörebilmek projeyi analiz edebilmek için son haftaları çok iyi okumamız gereklidir.

Türk Dışişleri Bakanlığı ve Brezilya Dışişleri Bakanlığı, ikisi birlikte İran ile uranyum konusunda diplomatik yolla anlaşma-arabuluculuk çalışmaları yürütmekteydi. Brezilya ile ABD arasındaki ilişkinin yapısı ortadadır, çok sıcaktır. Brezilya, Türkiye'nin bir iki adım ötesindedir (olumsuz). Türkiye ile ABD'nin stratejik müttefik olduğu da ortadadır. NATO gibi bir Küresel Krallık/Sistem kurumuna üye iki ülkenin ilişki ve samimiyet düzeylerini anlatmaya burada gerek yoktur.

ABD'nin düşman saydığı ülkelerin başında yer alan bir ülke ile, savaşmaya heveslendiği bir ülke ile, İran ile nükleer silahlar ve uranyum konusunda görüşme yürütme ABD'nin isteği ve onayı olmadan yapılamaz. Brezilya ve Türkiye Dışişleri Bakanlıkları'nın İran ile takas-arabuluculuk görüşmelerinde bulunmasını ABD'nin istediği açıktır. Bu gerçeği kim yalanlarsa, yalan söylüyor demektir.

Türkiye ile Brezilya böyle “kutsal” bir işe seçildiler ve büyük bir güven ve istek ile görüşmeler yürütüldü, Başbakan Erdoğan ve Türk Devlet yetkililerinin açıklamalarından bunun “başarılı bir anlaşma ile” sonuçlandığını öğrendik.

İşte tam bu sırada, müzakereler sonucunda başarılı görülebilecek bir netice alındığının Türk ve Brezilya makamlarınca açıklandığı sırada, Yahudi kökenli Hillary Clinton (Rodham) Uranyum takası ile ilgili olarak İran'la ilgili kaygılar taşındığını, bu müzakerelerin bir sonuç getirmeyeceğini söyleyerek olumsuz ve yıkıcı bir açıklamada bulundu.

Başbakan Erdoğan ve Bakan Davutoğlu ise ABD tarafından gelen bu açıklama ile adeta şok olarak “Biz boşuna mı görüştük, bu kadar yolu boşuna mı gidip geldik?” açıklamalarıyla isyan ettiler. ABD'ye olan bu sitemin altında “Siz istediniz görüştük, iyi netice aldık, şimdi siz bu görüşmeleri ve başarılı sonucu siz değersiz kılıyorsunuz. Bizi kullandınız, amacınız neydi?” görüşü yatmaktadır.

ABD'nin büyük bir proje yürüttüğünü biliyoruz. Huntington'ın “Medeniyetler Çatışması” projesinin toplumlara sunulan “Medeniyetler Çatışması Kitabı”nda görüyoruz ki Medeniyetler Çatışmasının ilk yaşanacağı coğrafya Türkiye coğrafyasıdır. Bu iddianın sahibi, ABD'nin en büyük “beyin adamlarından” ve Sistem'in en üst yöneticilerinden birinin bildirisidir.

ABD, müzakere yaptırmak için Türkiye'yi kullanmış ve açıklamalarıyla uluslararası arenada Türkiye'yi İran safhında yürüyen bir ülke, İran'ı destekleyen bir ülke olarak göstererek “Türkiye karşıtlığının” oluşmasını sağlamaya çalışmıştır. Türkiye'nin AB'den uzaklaştığını ve ortadoğuya yanaştığını iddia etmiştir. Doğrudur, yanlıştır ancak ABD'nin telkin ve söylemleri, enformasyonu bu yöndedir.

Ilımlı İslam projesi ve “Sistem'in el ürünü terör örgütü El-Kaide” faaliyetleriyle ile İslam ve Müslüman toplumlu ülkeler “öteki” yani “barbar” olarak gösterilmiştir. En büyük düşman, medeniyet-demokrasi düşmanı olarak önce Afganistan sonra Irak, Suriye, İran ve Kuzey Kore gösterilmiştir. Bu listeye yarın Pakistan, Mısır, Yemen, Somali gibi yenileri eklenecektir, eklenmektedir. Türkiye'nin adı İran'la birlikte anılmaya çalışılmaktadır.

30-31 Mayıs gecesine gelirsek, önce nüfusu Hatay merkezden (Antakya) daha kalabalık ilçesi İskenderun ilçesinin merkezindeki, Denizciler'in birliğine “bazı kişilerin” saldırı düzenlediğini, 7 askeri şehit ettiğini görüyoruz. Türkiye tarihinde hiç Denizci birliklere karşı PKK terör örgütünün saldırısı olmuş mudur? Olduysa kaç tane ve ölümlü mü? Bu saldırıyı PKK mı düzenlemiştir? PKK düzenlediyse kimin taşeronluğunu yapmıştır?

İskenderun, konumu itibariyle Türkiye'nin İsrail'e en yakın yerleşimidir. Türkiye'den İsrail'e karşı ani bir deniz müdahalesi yapılacak olsa dikkatlerin çevrileceği ilk yer İskenderun'dur. Terör örgütünün jeo-stratejik bir birliğe “ilginç” bir zamanlamayla saldırı yaptığını görüyoruz.

Bundan yaklaşık altı saat sonra da Doğu Akdeniz'in en uç noktasında “uluslararası sularda” uluslararası hukuka aykırı biçimde İsrail'in Türk bandıralı gemilere saldırdığını ve Türk vatandaşlarını öldürdüğünü görüyoruz. 500 kilometre mesafede Türk Deniz Kuvvetleri bilinmeyen birileri tarafından ve Türk Gemileri İsrail Ordusu tarafından saldırıya uğruyor!

Olasılık 1: Zaten Sistem yani ABD ve İsrail güdümünde çalışan terör örgütü PKK bu saldırıyı düzenlemiş olabilir. İsrail yada ABD'nin emriyle düzenlenmiş PKK taşeronluğunda bir atak olabilir. İsrail ve ABD bunu hiçbir zaman kabul etmeyecektir. MİT ve diğer kurumlar bunun kanıtlarını bulsalar dahi, bunu kamuoyuna açıklamayacaklardır.

Akdeniz'de uluslararası sularda yaşanan İsrail saldırısı ile de Türk-İsrail karşıtlığının en yüksek düzeye çıkartılması ve Medeniyetler Çatışması için ortamın daha da pekiştirilmesi hedeflenmiş olabilir.

İskenderun ve İsrail saldırıları bir projenin ayağı, atakları, taktikleri olabilir. Ki bunun öncesinde atılan adımlar açısından, Türkiye İran görüşmelerinin neticesinin ABD tarafından beğenilmemesi ve ABD'nin, Türkiye'yi İran'a yakın gösterme çabalarını görüyoruz.

Olasılık 2: Yardıma giden Türk gemileri nedeniyle İsrail-Türkiye arasında çıkacak olası krizi öngören İran, İskenderun saldırılarının bu krizi derinleştireceğini; İskenderun saldırısından PKK yada İsrail'in sorumlu tutulabileceğini; Türkiye ile İsrail savaşa girmeseler bile Türkiye'de toplumsal bazda ve devlet nezdinde İsrail karşıtlığının oluşacağını düşünerek; gelecekti ABD'nin ve belki de buna ek olarak İsrail'in İran'a saldırısında, Türkiye'nin ABD'nin yanında yer almaması, coğrafyasını bu savaşa açmamasını sağlamak için bu İskenderun saldırısını istihbarat elemanlarına yada taşeron örgütlere yaptırmış olabilir.

İHH'nın bu organizasyonu ne için yaptığı ve açıklamalarının gerçeği yanısıtıp yansıtmadığı da Türkiye Devleti tarafından araştırılmalıdır. Olasılık 2, eğer olasılığın ötesinde ise, organizasyonun içerisinde bilerek yada bilmeden İHH'da olabilir, kullanılmış olabilir. Şu an için İHH ve bu organizasyon her ne kadar masumane, insani ve haklı olarak da görülse, işin aslı bilinmemektedir.

Olasılık bir yada iki, her ne ise İsrail ve İskenderun olayları birbirinden ayrı okunmamalıdır. Türkiye'nin üstüne kurulmuş bir proje ve sahnelenen operasyonları izledik, izlemeye devam edeceğiz. Türk Devleti'nin bu projeyi analiz etmesi ve gereğini yapması gerekiyor.

TEVFiK BiR / 31.Mayıs.2010



21 Kasım 2005 Pazartesi

Terörizmi Bitirmenin Reçetesi



Terörizmi Bitirmenin Reçetesi,
Gerçekçi Bir Proje



1. ve 2. dalgadan sonra 3. dalganın hazırlıklarını yapan, Kuzey Irak’ta kurulacak oluşumu Türkiye’ye transfer etmek isteyecek olan grupların “bölücü isyanın provaları” niteliğindeki illegal gösterilerinin bitirilmesi ile ilgili özet tavsiye planı aşağıdadır.

Şu an yapılması gereken hem terörizm ile hem de teröristler ile sıkı bir mücadele içine girmektir. Bu yalnızca bir kurumun ya da bir bakanlığın sorumluluğuna bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir. Bunun için, bir çok kurum ve bakanlığın aynı kararlılıkla ve aynı ciddiyetle eşgüdüm içinde hareket etmesi gerekmektedir.


Yapılması gerekenler;
TBMM : En kısa sürede TBMM, yeni Terörle Mücadele Kanunu çıkarmalıdır. Bu kanun hem teröristlere hem de terörizme açık ya da örtülü bir biçimde yardım ve yataklık edenlere, destekte bulunanlara, halk nezdinde meşruiyet yaratmaya çalışanlara… sert güvenlik tedbirlerini veya ağır hürriyeti bağlayıcı cezaları öngörmelidir. 6 ayı geçkin bir süreden beri çıkarılamayan yasaya, referans olarak İngiltere Terörle Mücadele Kanunu’nun kısım: 8/1, 9, 10, 11, 18 u alınabilir. Terörizme ve teröristlere ve onların destekçilerine müsamaha göstermeyen ve sert tedbirler öngören yeni TMK’nın çıkarılması ilk başta yapılması gereken ve hayati husustur.

Adalet Bakanlığı : Kapasitesini misli misli aşmış olan ceza ve tutuk evlerinin ıslah edici hiçbir rolü bulunmamaktadır. Cezaevine giren örgüt üyesi “örgütten” kopmamakta hatta teorik bazda yetiştirilmekte, mücadelesinin sözde haklılığına daha çok inanmakta, çıkacağı günü sabırsızlıkla beklemeye başlamaktadır. Dışarıdan koğuşlara, örgütle ilgili ve çoğu da uydurmaca olan psikolojik anlamda beyin yıkayıcı bilgiler/haberler gelmekte; hükümlü örgüt üyeleri ıslah edilmekten çok psikolojik ve teorik alanda yetiştirmektedir. Hem de TC’nin resmi binasında, devletin verdiği aşı yiyerek, devletin verdiği olanaklardan yararlanarak. Yapılması gereken ise; Adalet Bakanlığı kesinlikle mali ve ekonomik tedbirler sıkıntısına düşmeden en az 5 tane “F Tipi” cezaevleri inşa ettirmelidir. Eski hapishanelerden bir kısım hükümlü buraya nakledilerek, eski hapishanenin yoğunluğu azaltılmış olur. Çağdaş F tipi sistem içerisinde kalacak hükümlü hem sosyal yaşantısını sürdürürken, hem de diğer örgüt üyeleriyle birlikte kalmayacağı için yaptıklarını sorgulama ve yaşamı en baştan düşünme imkânına kavuşur. Psikolojik bazda beyni yıkanmayacağı ve sürekli bir baskı altında kalmayacağı içinde, hükümlülerin topluma kazandırılması ve örgütten koparılması çalışmaları başarıya ulaşır.

TSK : Polisin görev alanı dışındaki tüm yerlerde güveliği ve asayişi sağlamakla sorumlu jandarmaya ve diğer yetkili silahlı kuvvetler birimlerine casus uçaklar ve diğer teknoloji yoğun teçhizatlar “bütçe” sınırlamasına takılmadan derhal alınmalıdır. Türk Silahlı Kuvvetlerin plan ve projelerine, siyasi makamlar (yetkili ve sorumlu) minimum düzeyde müdahale etmelidir; teknik bilgi gerektiren askeri konulara karışmamak, askeri daha etkin kılmak anlamına gelir ki, bu da terörle mücadelenin en başarılı bir biçimde yürütülmesine vesile olur. Ayrıca Askerin, çıkarılması gereken yeni terörle mücadele kanunu ile ilgili ve istihbari konular ile ilgili görüşleri göz ardı edilmemelidir.

İçişleri Bakanlığı, EGM : Polis, toplumsal olaylarda ve illegal gösteri ve yürüyüşlerde, kontrolün kaybedilmeye başlanacağı sıralarda ya da kontrolün tam kaybedildiği anda daha önceki yazımda belirttiğim üzere, plastik mermi kullanmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 27/07/1998 “Güler Türkiye’ye karşı davası”nın nihai kararında da belirttiği üzere “madde 2 uyarınca bu tür şiddet gösterilerine karşı devletin güç kullanma yetkisi vardır”, (plastik mermi kullanılmadığı kastedilerek) “…güvenlik güçlerinde böyle bir malzeme olmaması kabul edilebilir bir şey değil” diyor. Uluslarüstü kuruluş AİHM dahi bu uygulamaya cevaz vermiştir. ABD, İsrail, Fransa, Almanya, İngiltere… ve bir çok güvenlik modernizasyonu bakımından ileri birçok ülke plastik mermi kullanmaktadır. Plastik mermi öldürücü değildir. Ancak plastik mermi isabetinde şahsı yaraladığı için, kişi tarafından korkuyla karşılanmaktadır. Anons ile uyarı, Panzer, copla müdahale, CS gazı kullanma (biber gazı) havaya ateş açma, gibi uygulamaların etkisiz kaldığı durumlarda, plastik mermi kullanımı hem ölçülülük ilkesine uygun düşmektedir, hem uluslararası ve uluslarüstü kuruluşlar bu tedbiri uygun görmektedir hem de uygulama etkin sonuç vermektedir. İkinci bir husus, olayların cereyan ettiği bölgelere personel takviyesi yapılalı; bu hassas bölgelerde çalışan personelin taşıdığı teçhizatlar daha kullanışlı düzeye getirilmelidir (Kırıkkale tabanca yerine daha sağlam ve daha etkili yeni bir tabanca markası verilmelidir bölgede çalışan polise). Aksi takdirde kendi can güvenliğini sağlayamayan bir polisin, bölgenin can ve kamu güvenliğini sağlayabilmesi düşünülemez.

İçişleri Bakanlığı : Bir süredir tansiyonun yüksek tutulmaya çalışıldığı bölgelerimizde, bölgelerdeki belediye başkanlarının bu hizmete nasıl destek verdiği herkesin bildiği bir durum. Terörizme ve teröriste siyasi destek veren; ölü teröristler üstünden siyaset (buna “terörizm destekçiliği” dersem daha yerinde olur) yapan Belediye Başkanları’na kanunun öngördüğü bütün yaptırımlar uygulanmalıdır. Daha somut bir ifadeyle, aşağıda yalnızca birkaç temel madde ile örneklendirdiğim (daha başka bir çok kanunda bu ihlaller ile ilgili hükümler var) hukuki mevzuat uygulanarak bu Belediye Başkanları’nın, Başkanlık görevlerine İçişleri Bakanlığı’nca son verilmeli, aynı zamanda da tüm kovuşturma, soruşturma ve yargılamalara başlanmalıdır.

·         TC Anayasası m14/1 “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz”.
·         Türk Ceza Kanunu (TCK) m.215 “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.
·         TCK m.220/8 “Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”


Maliye Bakanlığı ve EGM : Emniyet Genel Müdürlüğü ve Maliye Bakanlığı-MASAK yeni bir ortak birim kurarak, terörün iç ve dış finansmanını ve para kaynaklarını kurutmak için, çok yoğun bir çalışma başlatmalı; şüphelendiği tüm hesapları dondurma, terörle doğrudan yada dolaylı olarak ilişkilendiği tüm finans kaynaklarına el koyma hakkını kullanmalıdır.

Sonuç Olarak: Yurt dışından girişi TSK’ nın yeni teçhizat ve uygulamalarıyla engellenen bölücü örgüt, eleman bakımından yurt içinde sıkışacaktır. Yurt içinden eleman arayışına giden örgüt, yeni mevzuatla, getirilen ağır hapis cezaları neticesinde istediği desteği bulamayacaktır. Belediye Başkanları ile güç gösterisi yapmaya ve kendine halk nezdinde meşruiyet yaratmaya çalışan örgüt, terör destekçisi Belediye Başkanları’nın görevlerinden alınmaları ve tutuklu yargılanmaları neticesinde psikolojik savaşında büyük bir darbe alacaktır. İsyan benzeri sokak gösterilerinde ise, polisin yeni teçhizatlarla müdahale etmesi, sokak gösterilerine katılımı hissedilir oranda düşürecektir. Artık cenaze törenlerinde getirilen ağır cezalar yada güvenlik tedbirleri neticesinde yasadışı bayrak ve poster açamayacak terör destekçileri, psikolojik savaşta yenildiklerini anlamaya başlayacaktır. Terörizmle ilgili ilişkisinden dolayı ağır cezalar yiyerek Cezaevine girecek olan hükümlü, burada vicdanını ve yaptıklarını değerlendirecek ve büyük ihtimalle örgütten kopacaktır. Örgütün neredeyse tüm para kaynaklarının kurutulması, örgütün kazanılacak yeni elemanlara para vaadinde bulunmasının önüne mecburi bir engel gibi dikilecektir. Maddi açıdan kurutulmuş ve bu yukarıda belirttiğim önlemlere maruz kalmış bir terörizm hareketi son çırpınışlarını etkisizce gösterecek ve Terörizmin başı ezilecek, Terör bitecektir.

İstikrara kavuşmuş bir Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerimize, yerli ve yabancı girişimcilerin yapacakları özel yatırımlarla (bu bölgeye kurulacak fabrikalardan, Arap Dünyasına ve Orta Asya Türk Dünyası’na ve Slav Bölgesine ihracat yapılabilir) ve gerekse de devletimizin uygulayacağı sosyal ve ekonomik önlem ve yatırımlarla bölge halkı her açıdan kalkınacak, uzun vadede de terörizme ve teröre itibar etmeyen, ekonomik açıdan özgür, devleti ve milletiyle barışık, Türkiye’ye her açıdan entegre olmuş bir müreffeh bölge oluşacaktır.


TEVFiK BiR / 21.Kasım.2005


24 Haziran 2005 Cuma

Kıbrıs ve İstihbarat Operasyonları



Kıbrıs ve İstihbarat Operasyonları


Kimse Kibris’ta bizim gibi garantör statüsünde olan, ama gogsunu gere gere actigi askeri uslerle Kibris adasinin bir bolumunu isgal eden Ingiltere’nin durumunu tartismiyor. Ingiliz uslerinin dokunulmaz ve tartisilmaz olmasinin en buyuk sebebi bu uslerin esasinda Amerikan usleri gibi hizmet vermeleri ve Echelon dinleme sisteminin onemli bir parcasi olmalaridir.

Bu sistemi kisaca her turlu iletisim sistemini itina ile dinleyen dev bir elektronik dinleme ve izleme agi olarak aciklayabiliriz. Bugun Kibris’taki Ingiliz uslerinde bulunan yuksek teknolojili sistemlerle Amerika ve Ingiltere hem ada’da ne olup bittigini ayrintisi ile ogrenebilme, hem de Turkiye dahil cevredeki pek cok ulkenin butun iletisim sebekelerini kontrol altina alma imkanina sahiptirler.

Mesela son korfez savasinda Irak’in neden elindeki Scud fuzelerini tam anlami ile kullanamadigi sorusuna verilecek yanit, bu fuzeleri yonlendiren komuta kontrol sistemlerinin Kıbrıs’taki ve Avustralya’daki uslerde bulunan Echelon sistemi yardimi ile bozuldugu ve yine ayni sistem tarafindan yerleri tam olarak belirlenen fuzelerin ve komuta merkezlerinin koordinatlarinin Amerika ucaklarina ileterek bu hedeflerin imha edildigi olacaktir. Kisacasi Kibris’taki usler Amerika ve Ingiltere icin hayati onem tasimaktadir.

Kibris’in Echelon sisteminde bu kadar onem tasimasinin bir sebebi de sahip oldugu ozel konumdur. Echelon sisteminin iy calismasi icin komuta merkezlerinin bulundugu yerlerin uzerindeki iyonosfer tabakasinin belirli ozelliklere sahip olmasi gerekir. Bu ozelliklere sahip dunyada uc yer bulunmaktadir. Kibris, Kuzey Avustralya ve Pasifik Okyanusu’nun bir kisminda bulunan takim adalar. Bu sebepten Kibris’a soguk savas doneminden beri Amerika ve Ingiltere son derece gelismis elektronik sistemler yigmislardir. Soguk savas doneminde Kibris’taki Ingiliz uslerindeki sistemler, butun bir Sovyet iletisimini ve nukleer testleri izleyebilecek yapidaydi.

Ayni donemde U-2 casus ucaklarinin kullandigi en onemli hava usleri de Kibris’ta bulunuyordu. Bugun bile U-2 ucaklarinin cok daha gelismis versiyonlari Kibris’ta Ingiliz uslerinden havalanarak Suriye ve Lubnan’a yonelik operasyonlar yapmaktadir (kesif ve istihbarat ucuslari). Casus ucaklarin halâ bu kadar onemli olmasinin sebebi uydularin, bizlere soylendigi kadar hassas olmamalair ve kotu hava sartlarindan etkilenebilmeleridir. Ama bir casus ucagi yagmur camur dinlemez ve 40.000 feet yukseklikten cam gibi goruntuler cekebilir. Bu ucaklar istihbarat toplama disinda elektronik saldirilarda da kullanilabilir.

Iste Kibris adasindaki Ingiliz uslerinin Amerkia icin onemi boylesine buyuk oldugu icin Avrupa Birligi ne kadar cabalarsa cabalasin bu uslerden Ingiltere’yi cikaramaz..! Ama Ada’daki Turklerin guvenligi icin kurulmasi istenen bir Turk ussunun lafinin bile edilmesini istemezler.

Kibris adasi elektronik istihbarat disinda klasik operasyonlar icinde bulunamaz bir nimettir. Kibris Baris Harekât’indan sonra Sovyetler ile Kibris Rumlari arasindaki iliski giderek gelismis, Turkleri Ada’dan cikaramadiklari icin batiya kizgin Rumlarin bu zaafiyetlerinden Sovyetler cok faydalanmistir. 1976’dan sonra basta KGB olmak uzere Polonya, Cek ve Bulgar istihbarati Guney Kibris’a yerlesti. Buna o donemlerde Suriye ve Kibris Rum kesimi arasinda devamli mekik dokuyan 250 Kuba ajanini da eklersek bolgedeki dogu blogu ajanlarinin sayisi bini geciyordu. Tabi bu resmi ajanlar beraberlerinde beslemeleri olan onlarca teror orgutunu de adaya soktular ve kisa surede Guney Kibris uluslararasi terorizmin onemli uslerinden biri haline geldi.

Bu donemde ozellikle Suriye istihbarati ile Rum kesimi oldukca saglam iliskiler kurdular. 1970’lerin sonundaGüney Kibris; Yunan, Rum, Ermeni, Kurt ve Turk asilli militan gruplar icin son derece rahat ve elverisli bir us haline geldi. Kubali, Libyali ve Yunanli subaylarin yonetiminde acilan askeri egitim kamplari da uluslararasi terorizm icin bulunmaz egitim kurumlari olmustu. O donemde Kibris Rum kesiminde cesitli fraksiyonlara ait 30 kadar teror kampi bulunmaktaydi.

Guney Kibris ayni zamanda silah kacakcilari icin de bir cennetti. Basta PKK ve Asala olmak uzere dogu blogundan alinan silahlar yillar boyunca Kibris uzerinden orta doguya aktarildi. Bu silah ticareti Israil’i bile o kadar rahatsiz etmisti ki Israil komandolari sik sik Yunan ve Rum kesimi bandrali gemilere operasyonlar duzenledi ve binlerce ton silaha el koydu ama Rum kesiminden kaynaklanan silah sevkiyatlari durmak bilmiyordu.

1983 yilinda Yunan ve Kibris Rumlari’nin faaliyetleri oldukca artmisti. Bolgedeki MiT birimleri aldiklari istihbaratlarda Yunan ve Rum ajanlarinin 12 Eylul askeri darbesinden sonra Avrupa’ya kacan bazi azili teroristlerle irtibata gectiklerini vce 50 kadarinin bu ajanlarla Turkiye’ye karsi ortak mucadele konusunda anlastiklari bilgisini aldilar. Tabi ki bu o zamanlar edinilen istihbaratlardan sadece birisi idi.

Sonra ki yillarda bu is birligi en ust duzeye cikti. 1990 senesinde Guney Kibris’taki « Stavrovouni » ve « Mahera » askeri kamplarinda son derece iyi bir sekilde egitilen 135 PKK teroristi Lubnan ve Suriye uzerinden Turkiye’ye sizdirildilar ve onlarca kanli olaya imza attilar. Bu teror kamplarinda PKK teroristlerinin yani sira Ermeni militanlar ve PKK ile beraber savasmak isteyen Rum gencleri de egitiliyordu (Turk daglarinda olu olarak ele gecmis cok sayida Rum ve Yunan vatandais vardir. Ama « Avrupali dostlarimiz « kizmasin diye soylenmez… !)

Mehmetcigin ve masum insanlarimizin kanina girmek icin ozel olarak Kibris Rum Kesimindeki kamplarda yetistirilen bu teroristler Yunan ve Rum istihbaratlari tarafindan genelde Suriye, Lubnan ve Irak uzerinden Turkiye’ye sizdirilirdi. Bu terorist adaylari arasidan yetenekli olanlar Yunanistan’da ki Lavrion kampina gonderilir ve oradan da Yunan istihbaratinin kendi okullarinda ajanlik egitimi alirlardi. Turkce, Kurtce ve Arapca’yi iyi konusabilen ve genelde iyi egitimli militanlar arasindan secilen bu ajanlar daha sonra Yunanistan’i gezgin (turist) olarak ziyaret eden Arap gezginlerden calinan pasaportlarla Turkiye’ye sokulurdu. Bu ajanlardan bir kismi askerlik caglarinda olduklari icin Turk ordusuna sizmaya calismislar ama tamami da bir sure sonra yakayi ele vermisleridir. Kendi milletine uc kurus para icin ihanet eden bu hainlerin pek cogu sacma sapan aflar ile ne yazik ki saliverildiler.

Kibris Rumlari’nin ve Yunanlilarin isledikleri melanetler bu kadar degildir. Ama simdilik verebildigimiz bu ornekler bile Kibris’in elimizden cikmasina karsi olmamizin yalnizca ici bos bir milliyetcilik duygusundan degil, ulkemizin ve hepimizin guvenligi hakkinda duyulan endiseden kaynaklandigini yeterince anlatiyor umarim.


TEVFiK BiR / 24.Haziran.2005


Telif Bilgisi

© 2009-2017 tevfikbir.com , tevfikbir.blogspot.com. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin alıntı yapılamaz.

" Tevfik BİR - www.tevfikbir.com " biçiminde kaynak gösterilerek makalelerden alıntı yapılabilir.